Yargı reformu çok geç oldu güç olmasın!


Doç. Dr. Hakyemez, HSYK’nın son kararıyla alevlenen yargı reformu için HSYK ve AYM başka olmak üzere yüksek yargıda yapılması gerekenleri yazdı.
Son zamanlarda yaşananların yargı reformunu gerekli kıldığı gün gibi ortada. Olaya demokratik hukuk devleti perspektifinden yaklaşanların bunu görmemesi mümkün değil. Ancak, yargı reformunun gerekliliğinin sadece son zamanlarda yaşananlarla gündeme geldiğini söylemek ise zor. Çünkü bu biçimdeki sorunların geçmişten beri ülke gündemini meşgul ettiği herkesin malumudur. Bazı dönemlerde daha yoğun olmakla birlikte Türk yargısı her zaman bu tür tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Özellikle Anayasa Mahkemesi (AYM) ve HSYK ile ilgili sorunların önemli ölçüde oluşumla ilgili olduğu bir gerçek ise de, Türk yargısının devlet ve otorite eksenli karar verme refleksi önemli bir diğer sorundur. Bunun yanında yargıda iş yükü yoğunluğu, hukuk eğitimi, yargı mensuplarının özlük hakları ve benzeri diğer sorunlar da kapsamlı bir yargı reformu bağlamında ele alınmalıdır.
Vesayeti tahkim anayasaları
Türkiye’de 1961 Anayasası ile birlikte oluşturulmaya çalışılan “hukuk devleti” algısı, özellikle yargı boyutuyla Avrupa ülkelerinden ayrılmaktadır. Bu noktada 1982 Anayasası, siyasete ve siyasal kurumların güvensizliğine yönelik bakış açısının zirvesi olmuştur. Bunun gereği olarak ise AYM ve HSYK’nın oluşumunda yargı bürokrasisine ağırlık verilirken, parlamento tamamen devre dışı tutulmuştur. Uzun yıllar oluşumdaki bu eksiklik görmezlikten gelinmiş, hatta parlamentonun bu kurumlara üye seçmesinin bu kurumları siyasallaştıracağı argümanı ileri sürülmüştür.
Oysa Avrupa ülkelerinde AYM ve HSYK benzeri yargısal kurullara yer veren ülke örneklerde siyaset kurumuna bu biçimde farklı bakıldığını söyleyebilmek mümkün değildir. Bu bağlamda Avrupa’da yargısal kurula yer veren ülkelerin tümünde yargının geniş temsili yanında bu kurullarda yasamanın da belli sayıda üye seçtiği görülmektedir. Yine Federal Almanya, Polonya ve Macaristan’da anayasa mahkemesi üyelerinin tümünü, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz ve Avusturya’da ise üyelerin önemli bir kısmını parlamento seçmektedir. Türkiye’de parlamentonun 1961 ile başlayan ve 1982 Anayasası ile zirveye çıkan süreçte devre dışı bırakılması, siyasal sistemde bürokratik vesayetçi anlayışın tesisi dışında başka bir argümanla izah edilemez.
Adli ve idari yargının oluşumu ve işleyişinde güçlü yetkiler kullanan HSYK’nın ve yine parlamento çoğunluğu karşısında özgürlüklerin güvencesi olması gereken Anayasa Mahkemesi’nin oluşumu ve kararlarındaki sorunlar yargıya ilişkin temel reformların öncelikle bu iki kurum bağlamında gerçekleştirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Oluşum açısından temel sorun aslında Anayasa Mahkemesi ve HSYK üye çoğunluğunun bürokratik vesayetçi anlayışı devam ettirecek biçimde seçilmesinden ve dolayısıyla bu iki yerde farklı eğilimlerin ve özellikle siyaset kurumunun temsil edilememesinden kaynaklanmaktadır. Hiçbir Avrupa ülkesinde rastlanılmayan böylesi oluşumun bulunduğu yerde yargının kendi içine kapalı, dünyadaki gelişmelerden uzak bir yapıda olması ise kaçınılmaz olacaktır. Demokratik hukuk devletinde bunun yargı bağımsızlığı adına savunulması mümkün değildir. Aslında yargının oluşumundaki demokratik meşruiyet eksikliğinin 1961 Anayasasından bu yana bilinçli biçimde gerçekleştirilmeye çalışılan bir kurgu olduğu açıktır. Bu kurgu gerek Anayasa Mahkemesi kararlarında ve gerekse HSYK’nın işleyişinde kendisini göstermektedir. Böylesi bir işleyişin ortaya çıkardığı görüntü ise rejimin demokratik niteliğini zedelemektedir.
Üye yapısı değişmeli
İşte bu nedenle Türkiye’de bir yargı reformu yapılırken öncelikle Anayasa Mahkemesi üye yapısının değiştirilmesi gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi yasama, yürütme ve yargının seçtiği üyelerden oluşan karma bir yapı olarak daha sağlıklı kararlar verebilir. Elbette üyelerin seçiminde anayasa yargıçlığı için gerekli standardı ve bu bağlamda seçilecek üyelerin tümünde anayasa yargısının gerektirdiği mesleki derinlik, mukayese yeteneği, kamu hukuku teorisi ile desteklenmiş hukuk bilgisi gibi koşulları aramak gerekir. Böyle bir üye profiliyle ve karma oluşum yöntemi ile oluşturulan bir Anayasa Mahkemesinin parlamento karşısında gerçek anlamıyla birey özgürlüğünün güvencesi olması mümkün olabilecektir. Oysa Türkiye’de, özgürlük anlayışı ve dünyada yaşanan gelişmeleri yorumlama noktasında Anayasa Mahkemesinin önemli ölçüde parlamentonun gerisinde kaldığı haklı olarak dile getirilmektedir. Öte yandan yoğun iş yükü dikkate alındığında da Anayasa Mahkemesinin yeniden yapılandırılmasının günümüzde zorunlu bir hal aldığı herkesin malumudur. Nitekim Anayasa Mahkemesi bu hususu da dikkate alarak yeniden yapılandırmaya ilişkin kendi önerisini 2004 yılında tamamlayıp kamuoyuna açıklamıştır.
Anayasa Mahkemesine ilişkin gerçekleştirilmesi düşünülen reformda yeniden yapılandırma dışında, içtihatla yetki kabul edilmesinin doğuracağı sakıncalar da dikkate alınarak, Mahkemenin kullanacağı yetkilerin daha açık biçimde düzenlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Mahkemenin içtihatla elde ettiği yürürlüğü durdurma yetkisi anayasal dayanağa kavuşturulmalıdır. Mahkemenin sahip olduğu anayasa değişikliklerini şekil açısından denetleme yetkisi ise, gerek 1982 Anayasası öncesi dönemde ve gerekse sonrasında verdiği kararlarda sürekli sorun doğurduğu için kanaatimizce sadece oylamada öngörülen karar yetersayısı ile sınırlandırılmalı ve bunun dışında anayasa değişikliğine ilişkin başka hiçbir denetim yapamayacağı açıkça anayasa metnine dahil edilmelidir.
Yargı reformunun ikinci önemli ayağı ise HSYK olmalıdır. Adli ve idari yargıda sahip olduğu güçlü yetkiler bağlamında HSYK yargının üzerinde önemli bir aktör olarak belirleyici rol oynamaktadır. HSYK ile ilgili sorunlar son zamanlarda gündemi meşgul eden özel yetkili savcılar hakkında verilen kararla bir kez daha gündeme oturmasına rağmen, aslında geçmişteki kimi olaylarda da Kurulun yargı ile ilgili konularda gündemi meşgul ettiği sıklıkla görülmekteydi. Dolayısıyla bugünlerde yaşananlar gelinen noktada artık HSYK’nın yeniden yapılandırılmasına ilişkin reformun acilen gerçekleştirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
HSYK bağlamında sadece Kurul oluşumunun değil, bunun yanında sahip olduğu yetkiler, çalışma usulü, personel, bina ve sekreterya ile ilgili sorunlar ve Kurul kararları ile ilgili olarak eleştirilen hususların da reform kapsamına alınması gerekmektedir. Sadece oluşuma odaklanılması durumunda HSYK’ya ilişkin diğer sorunlar göz ardı edilebilir. Ancak ihmal edilen sorunlar kısa bir süre sonra başka olaylar bağlamında kendisini hissettirebilecektir. Dolayısıyla reform “bütüncül” bir içeriğe sahip olmalıdır.
HSYK’da tekelleşme
HSYK’nın yeniden yapılandırılmasında yürütme organı üyesi olan Adalet Bakanı’nın Kurul çalışmalarına oy hakkı olmaksızın katılması imkanı sağlanarak, yargı bağımsızlığını güçlendirici bir adım atılabilir. Öte yandan Kuruldaki yargı mensubu üyelerle ilgili olarak Yargıtay ve Danıştay tekeline son verilmesi, Kurulun oluşumunda yargının bütününün temsiline imkan sağlanması gerekmektedir. Ayrıca Kurul üyelerinin belli bir kısmının parlamento tarafından yargı mensubu olmayan hukukçular arasından seçilmesi esası benimsenmelidir. Kurulun tüm üyelerinin yargı içerisinden seçildiği durumlarda karşımıza çıkabilecek olan kast sistemi ve korporatizm sakıncalarının önüne geçebilmek ve tüm Kurul üyelerinin yargı içerisinden seçilmesinin doğuracağı sorunlardan kurtulabilmek için bu biçimdeki karma oluşum yönteminin benimsenmesi zorunludur. Bu bağlamda Kuruldan sadece Adalet Bakanının çıkarılması ve Kurul üyelerinin bütününün yüksek yargı tarafından seçilmesi gerektiğini savunan bir önerinin kabulü ise asla mümkün olmamalıdır. Kanaatimizce, Adalet Bakanlığının Kurul üyeliğine son vermek, Kurulun karma oluşum yöntemine göre yapılandırılması ve bu bağlamda bir kısım Kurul üyelerini parlamentonun seçmesi koşuluyla mümkün olmalıdır.
Yüksek yargıda temsil sorunu
TBMM’nin Kurula belli sayıda üye seçmesi önerisine bazı kişi veya kurumların yargı bağımsızlığını gerekçe göstererek karşı çıkacağını kestirmek zor değildir. Ancak, bu bağlamda soruna “yargı bağımsızlığı” ile neyin kastedildiğini belirleyerek yaklaşmak gerekmektedir. Eğer evrensel anlamıyla yargı bağımsızlığından bahsediliyorsa, bunun yasama, yürütme ve idareye karşı bağımsızlık yanında yargı mensuplarının ve mahkemelerin aynı zamanda HSYK ile Yargıtay ve Danıştay’a karşı bağımsızlığını da kapsadığını unutmamak gerekir. Dolayısıyla tüm yargı mensuplarının özlük hakları ile ilgili konularda karar alma yetkisini elinde tutan HSYK’nın oluşum sürecine yüksek mahkeme üyeleri yanında ilk derece mahkemelerindeki yargı mensuplarını da dahil etmek daha isabetli bir formülasyondur. Nitekim Avrupa örnekleri bu imkanı sağlamaktadır. Oysa Türkiye’de son zamanlarda yargı bağımsızlığına yapılan kimi vurgularda bu hususların tamamen gözden uzak tutulduğu görülmektedir.
HSYK’da yargının bütününün temsilinin ne derece önemli olduğunu anlayabilmek için HSYK’nın yargı içerisindeki güçlü konumunu ve yüksek yargıdaki belirleyici aktör niteliğini unutmamak gerekir. HSYK, adli ve idari yargıdaki tüm hakim ve savcılar hakkında mesleğe kabulden emekliliğe, birinci sınıfa ayırmadan disiplin cezası vermeye kadar değişik özlük hakları konularında karar vermektedir. Kurul ayrıca ilk derece mahkemelerinde görev yapan birinci sınıf hakim ve savcılar arasından Yargıtay üyelerinin bütününü, Danıştay üyelerinin ise dörtte üçünü seçmektedir. Bu seçim Kurul üyelerinin oyçokluğu ile gerçekleştirilmektedir. Böylece HSYK yüksek yargının oluşumunda çok güçlü yetkiye sahip olmaktadır. Öte yandan Yargıtay üç üyesini, Danıştay ise kendi üyelerinden ikisini HSYK’ya göndermektedir. Bu biçimde kapalı devre çalışan bir mekanizmanın bulunduğu yerde çoğulculuktan, farklı eğilimlerin temsilinden ve en önemlisi liyakate dayalı fırsat eşitliğinin göz önünde bulundurulmasından bahsetmek mümkün müdür?
Bir görüş, Kurul üyelerinin belli bir kısmının parlamento tarafından seçilmesi önerisine bunun yargıyı siyasallaştıracağı gerekçesiyle karşı çıkabilmektedir. Oysa üye çoğunluğu yargı mensupları arasından gelmekle birlikte Kurulun oluşumunda parlamentonun siyasal yönü olmayan kişiler arasından belli sayıda üye seçmesinin Kurulu siyasallaştıracağını söylemek sadece bir varsayımdır. Ancak unutulmamalıdır ki aynı argüman Kurul üyelerinin yargı içerisinden seçilmesi durumunda da ileri sürülebilir. Bu bağlamda vurgulanması gereken temel husus siyasallaşmanın üyenin kişiliği ile daha fazla ilgili olduğudur. Nitekim hiçbir üyenin TBMM tarafından seçilmediği HSYK’da bu tür iddiaların dillendirildiği görülebilmektedir.
Emsali olmayan kurul!
Kaldı ki Kurulun oluşumuna parlamentonun seçtiği belli sayıdaki üyeyi dahil etmenin demokratik meşruiyete sağlayacağı katkıyı ihmal etmemek gerekir. Avrupa’da yüksek yargısal kurullara yer veren İtalya, İspanya, Fransa, Portekiz ve benzeri on civarında ülkede bu endişe dikkate alınarak yargısal kurulların oluşumunda parlamentonun üye seçmesi esası öngörülmüştür. Bunun yanında Avrupa Konseyinin danışma organı konumundaki Venedik Komisyonu ve Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi de yüksek kurulların oluşumunda bu endişeyle parlamentonun belli sayıda üye seçmesini ısrarla önermektedirler. Kurula parlamento tarafından üye seçilmesi sürecinde parlamentoda çoğunluğu elinde tutan partinin politik kaygılarının etkisinden kurutulabilmek açısından oylamada değişik formüller geliştirilebilir.
HSYK’nın üye sayısının azlığı ise bir başka önemli sorundur. Kurulun daha sağlıklı karar alması noktasında karma oluşumun sağlanması yanında üye sayısının artırılması gerekmektedir. Nitekim Avrupa ülkelerindeki yargısal kurullarda ortalama üye sayısı 20 civarındadır. Gerçekten yargının bütününün temsili yanında parlamentonun da belli sayıda üye seçmesi halinde HSYK’nın üye sayısının yükseltilmesi zorunlu hale gelmektedir.
1982 Anayasasında HSYK ile ilgili en ciddi sorunlardan bir diğeri de Kurulun kendi örgüt, personel ve sekreteryasının bulunmaması ve adeta Adalet Bakanlığı gölgesinde ve Bakanlığın imkanlarından faydalanarak çalıştığı izlenimi uyandırmasıdır. Öte yandan disiplin soruşturmalarının Adalet Bakanlığı bünyesindeki müfettişler aracılığıyla yapılması da bu kapsamdaki diğer bir sorundur. Geniş temsil esasına dayalı, karma oluşumun gerçekleştirilmesinden sonra Kurul özerkliğinin tesisi açısından ayrı kamu tüzelkişiliğine sahip, ayrı bütçeli ve kendi personeli ile çalışan bir yapının oluşturulması yargı bağımsızlığı açısından daha isabetli olacaktır.
AYM ve HSYK’ya yargı yolu
Öte yandan HSYK kararları yargı yoluna açılmalıdır. Hukuk devleti ilkesinin benimsendiği bir Anayasada HSYK gibi idari bir birimin kararları yargı denetimine kapalı olamaz. Aslında kararları yargı denetimine tabi olması gereken idari birimlerin başında, işlevi ve konumu dikkate alındığında özellikle HSYK gelmelidir. Yargısal denetimin yargının işleyişindeki şeffaflığa sağlayacağı katkı da göz ardı edilmemelidir. Bunun gibi Kurul kararlarının gizliliğinin kaldırılması, yargı yolunun açılması ile birlikte Kurulun daha savunulabilir, yetkin gerekçeler içeren kararlar vermesini sağlayacaktır.
Türkiye’de yargının demokratik hukuk devletindeki işlevine ulaşabilmesi ve Anayasa Mahkemesinin bilhassa zor zamanlarda hukuk devleti, insan hakları ve demokrasi yönünde kararlar verebilmesi için öncelikle HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yapılandırılmasına ilişkin reform hayata geçirilmelidir. Yüksek mahkemelerin gerçekleştirdikleri denetimde, verdiği kararlara karşı başka bir yere başvurulamamasının rahatlığı ile değil, tatminkar, yetkin, dünyadaki gelişmeleri takip eden gerekçeler içeren kararlar üretmeleri halinde hukuk devletinin yargı ayağı gerçek işlevine uygun hareket etmiş olacaktır. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın Avrupa ülkelerindeki standardı ölçüt alarak yapılandırılması, gerçek anlamıyla yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile yargıya güvenin tesisi açısından aynı zamanda psikolojik eşiğin aşılmasına da katkı sağlayacaktır. Türkiye’de yargıya olan güvenin düşük olması da aslında yargı reformunun gerekliliğini tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermektedir.