Hukuk devleti ilkesi, liberal demokrasinin vazgeçemeyeceği temel öğelerden bir tanesidir. Zira bu ilke bugün de liberal siyasal söylemde kendine oldukça geniş bir ifade alanı bulmuştur. Öyle ki bugün politikacıların bu kavramı kullanmadan herhangi eylem içersine girmeleri nadir rastlanan bir durumdur. Ancak bu idealize yönün yanı sıra, ideolojik bir arka planında bulunduğunu belirtmek yerinde olacaktır.
Locke 17.yy'de Carolina Anayasası'nı yazarken bu hukuk devleti kavramını ilk defa dokümantize etmiştir. Ancak tarihte hukuk devleti kavramının ilk defa günümüzdeki bütünsel şekli ile anlaşılması, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (10 Aralık 1948) ve ABD Anayasası (1787) ile mümkün olmuştur.


Hukuk devleti ilkesi Kıta Avrupası'nda 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başında Alman liberalizminin temsilcileri Pladicus, Müller, Von Arentin ve Von Mohl tarafından yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Bu ilke, 18. yy sonunda Fransa'da Etat De Droit, Almanya'da ise Rechtstaat kavramları ile ifade edilmiştir. Bu biçimsel duruş yanında, belirli bir tarihten sonra bu kavramın gerekliliği üzerinde fikir birlikteliği oluştuğunu söylemek doğru olacaktır.
İçeriksel olarak hukuk devletinin ne ifade ettiği ise daha önemli bir tartışma öğesidir. Bu kavramla birlikte akla ilk olarak devlet iktidarının sınırlandırması gelmektedir.
Yukarda dile getirildiği üzere hukuk devleti ile liberalizmin gelişimi bir koşutluk içermektedir. Bu anlamda devletin elinde bulunan soyut gücün alınıp kudretinin azaltılması liberal değerler adına son derece önem taşımaktadır. Bunun açıklaması ise kısaca kişilerin ve bireylerin değil, yasaların üstünlüğü şeklindedir. Bu anlamda Massachusttes Antlaşması'nda geçen “Government Of Laws And Not Of Men” formülasyonu anayasal anlamda hukuk devletinin ilk kez tanımlandığı yerdir.
Ülkemizde 1982 Anayasası'nda ise, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir hukuk devleti olduğu, değiştirilmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerin arasında (2. madde) sayılarak, devletin tüm kurum ve kurallarıyla yargı denetimine tabi olduğu ilan edilmiştir.



ANAYASAL DEMOKRASi
John Stuart Mill'e göre; Anayasal demokrasi ilkesi, siyasal gücü elinde bulunduran kimselerin bu güçlerini kötüye kullanabileceklerinin varsayılmasını şart koşar.
Anayasal Demokrasi Kavramı, yoğunluklu olarak 18. yüzyıldan itibaren liberal düşünceye mensup siyaset bilimciler tarafından ortaya atılan ve temellendirilen bir kavramdır.
Demokrasi kavramının sınırsız özgürlük anlamında değerlendirilmesi ve bu değerlendirmenin karşıt düşünce temsilcileri tarafından kıyasıya eleştirilmesine karşılık, demokraside de sınırlar olduğu, ancak bu sınırların herkesi kapsadığı ve yasalarla belirlenmesi gerektiği düşüncesi, anayasal demokrasi kavramını ortaya çıkarmıştır.
Anayasal demokrasi düşüncesinin temel hedefi, iktidar karşısında birey haklarını garanti altına alma, koruma ve geliştirme olduğu için, anayasal demokrasi kavramını, demokratik hukuk devleti veya hukukun egemen olduğu bir çizgide yürüyen demokrasi olarak da ele almamız mümkündür.
Ancak hepsinde de amaç, iktidarın keyfi icraatlarının engellenmesi, her eylemin hukuk kurallarıyla sınırlandırılması, fertlerin doğal haklarının devlet karşısında korunmasıdır.
Demokrasi kavramının 'anayasal' ön ekiyle birlikte kullanımı acaba bu kavramı başkalaştırmakta mıdır?
Bu soruya cevap arayan James M. Buchanan “Bugün için demokrasi kavramı tamamen boş bir anlam ihtiva etmektedir. 'anayasal' kelimesi, 'demokrasi' kelimesinin bir ön eki olarak kullanılmalıdır. Demokrasinin temel ilkelerinden birisi olan bireysel özgürlük, ancak devletin faaliyet alanı ve çerçevesinin anayasal normlarla sınırlandırılması halinde bir anlam ihtiva edebilir' diyerek deun egemenliğinin devletin anayasa ile sınırlandırılmasına işaret ediyor.
İşte tam bu noktada anayasal sınırların belirlenmesinde 'hukuk devleti' kavramı ortaya çıkıyor. Bu ilke dışında 'şeffaflık', 'laiklik', 'demokrasi kültürü', 'sivil toplum' ve 'iktidarın sınırlandırılması' ilkeleriyle alanı genişletmek mümkün.

HUKUK DEVLETİ Mİ KANUN DEVLETİ Mİ?
Hukuk devleti ile kanun devleti sıkça karşılaştırılan iki devlet modeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak hukuk devletini tanımlamak ve sınırlarını belirlemek kanun devletine göre nispeten daha kolaydır.
Hukuk devletinin temel özellikleri tüm siyasal sistemlerde ve toplumlarda hemen hemen aynıdır. Hukuk devleti tabiri, daha organik, değişken, uyarlanabilen bu yüzden de evrensel manada bir süreklilik ifade eden hak merkezli ve kanundan çok kişiyi öne çıkaran bir yönetim biçimini akla getirmektedir.
Oysa kanun devleti olarak isimlendiren devlet yönetimi dünyanın değişik ülkelerinde değişik şekillerde görülebilmektedir. Bu tür devlet modelleri kimi ülkelerde bir siyasal partinin, kimi ülkelerde askeri elitin, kimi ülkelerde de bir liderin diktası altında karşımıza çıkabilmektedir.
Hukuk devleti bu temel felsefeden hareketle kanun devletinden çok farklı uygulamalara sahiptir.
Hukuk devleti her şeyden önce eşitlik ilkesine dayanır. Tüm bireyleri aynı insani öze sahip olarak kabul eder ve buradan hareketle insanlar arasında ayrım yapmaz.
Bununla birlikte devletin bütün kurallarını, faaliyetlerini ve kurumlarını hukukun üstünlüğü ilkesine dayandırır. Burada esas alınan hukuk, insanların vazgeçilmez, temel ve evrensel haklarla dünyaya geldiğini kabul eden tabii hukuktur.
Tabii hukuk ilkesi hem devletin üzerinde yer alır; hem de üretilen pozitif hukuk için bir referans oluşturur. Başka bir deyişle, hukuk devleti ilkesine göre işleyen bir toplumda tabii hukukun gereği olarak temel hak ve hürriyetlere aykırı yasa üretilemez. Yasalar yönetici elitin topluma hibe ettiği bir bağış değil; aksine toplumun kendi temsilcileri aracığıyla tabii hukukun ışığı altında formüle ettiği kurallardır. Dolayısıyla, yasaların temel hak ve hürriyetleri esas alması ve toplumun rızasına dayanması şarttır.
Hukuk devletinde yasalar yaptırımcı değil, yapıcıdır; daraltıcı değil, genişleticidir; yasaklayıcı değil, özgürleştiricidirler. Hukuk devletinde yasaların kabul ettiği temel ilke “özgürlüklerin esas, sınırlamaların ise istisnai” olmasıdır. İstisnai bir durum olmadıkça temel haklar ve özgürlüklerle ilgili bir sınırlama getirilemez.
Oysa kanun devleti tamamen yöneticiler üzerine bina edilmiştir. Kanun devletinde bireyi aşan kollektif unsurlar her zaman çok daha önemlidir. Bu anlamda millet, devlet, cemaat, vatan, ordu, bürokrasi, parti, şef, lider, önder, emir gibi unsurlar bireylerin mutlak anlamda üzerinde yer alır.
Yöneticiler gücünü ve meşruiyetini ne hukuk devletinde olduğu gibi hukuktan ve halkın rızasından, ne ideolojik devletlerde olduğu gibi bir ideolojiden ne de teokratik rejimlerde olduğu gibi bir dinden alırlar. Güçlerinin tek kaynağı vardır; o da devlet otoritesidir.
Otoriteyi sağlam temele dayandırmak için ekonomik kaynaklara olduğu gibi kültürel ve sosyolojik kaynaklara da mutlak anlamda hükmederler.
Yöneticiler meşruiyetlerini toplumun rızasından ya da onları üstten bağlayan bir kaynaktan almadıkları için onlarla yönetilenler arasındaki bağ korku ve zora dayanmaktadır. Bu tür devletlerde yönetimin en fazla ürettiği değer korkudur. Bir yandan iç ve dış düşman korkusu, bir yandan da kendi azameti ve kudretinden kaynaklanan bir korku yaratarak toplumu sindirir ve kendi otoritesine boyun eğmek zorunda bırakır.
Bu tür devletlerde yönetici sınıf iktidarını sürdürmek için her tür araca başvurur. Toplumda genel geçer dinsel, ideolojik ve kültürel tüm kaynakları kullanarak toplumun sempatisini kazanmaya ve onlar üzerindeki korkuyu bu tür kaynaklarla yumuşatmaya çalışır.
Hukuk devletinin aksine, kanun devletinde en üstün değer devlettir. Devlet hem hukukun yapıcısı, hem kaynağı hem de koruyucusudur.
Devletin esas sahiplerinin her sözü birer “Muhkem Kaziye” olarak kabul edilir. Onların tanrıdan farkları ölümlü olmalarıdır. Bu bakımdan devletin 'esas sahiplerinin' beyanları, emirleri, buyrukları kanunlar için önemli bir referans olarak kabul edilir. Kanunlar toplumun temsilcileri tarafından yapılsa dahi devletin tayin ettiği çerçevenin dışına çıkamaz.
Bu anlamda kanun devletinde yasaların amacı özgürleştirmek, temel hak ve hürriyetleri genişletmek ve koruma altına almak değil; devlete sorgulanamayan bir kutsallık atfetmek ve devlet otoritesini bu kutsallık üzerinden topluma hâkim kılmaktır.
Bununla birlikte kanun devletinde tabii hukuk ve toplumsal rıza yerine geçen şey yöneticilerin emir ve buyruklarıdır. Dolayısıyla kanun devleti, hukuk devletindeki tabloyu tersine çevirir.
Hukuk devletindeki en üstün değer olan hukukun yerine, devlet ve devletle özdeşleşmiş olan yöneticilerin iradesini geçirir.
Kanun devleti aynı zamanda insanı esas almadığı için insanlar arasındaki eşitlik ilkesine de fazla itibar etmez.
Burada rejimin dostları ve düşmanları vardır ve bu ölçü muazzam biçimde imtiyaz mekanizması ortaya çıkarır. Devlet toplumdan kaynak toplarken de, elindeki kaynakları değişik mekanizmalar yoluyla dağıtırken de dost ve düşman kategorisine göre hareket eder. Korku mitosundan beslendiği için rejim hattı zatında kendi bekasını sürdürmek için düşman üretmek zorundadır.
Kısaca, insanlık devlet olgusuyla karşı karşıya geldiği tarihten beri temel hak ve özgürlüklerle devlet otoritesi arasındaki gerilim tartışma konusu ola gelmiştir.
Modern demokrasinin gelişmesine paralel olarak siyasi anlamda ortaya çıkan kayda değer en önemli gelişme hukuk devletinin üç temel üzerinde gelişmiş olmasıdır. Bunlar; tüm bireylerin eşitliği, hukukun devlet üzerindeki üstünlüğü ve temel hak ve hürriyetlerin vazgeçilmezliği ilkeleridir. Bir devlet bu ilkelere göre hareket etmedikçe yönetim yapısı ne olursa olsun, yasaları nasıl yapılırsa yapılsın bu devlet bir hukuk devleti olamaz.



EVRENSEL HUKUK DEVLETİNİN NERESİNDEYİZ?
Hukuk devleti, yetkiyi elinde bulunduran siyasi otoritenin yani devletin koyduğu yasalara kendisinin de uymasını, kendini hukukla bağlamasını ifade eder.
Evrensel hukuk devleti ilkeleri bakımından ele aldığımızda Türkiye'de hukuk devleti ilkesini zedeleyen birçok uygulama söz konusudur.
1980 darbesi sonrası Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa temel hak ve özgürlükleri düzenlerken bireyi rakip olarak görmüş, verdiği her özgürlüğe karşılık bireye bir ödev yüklemiş hatta bazı durumlarda bir maddelik bir hak için birkaç maddelik kısıtlama getirmiştir.
1980 Anayasasının 2. maddesinde ifade edilen Hukuk Devleti kavramının tüm devlet kurumları için geçerli olmasının gerekliliği göz ardı edilmemelidir. Bazı kurumların siyasi ikna kabiliyetlerinikullanarak yargı denetimi dışına çıkma çabaları, anayasal demokrasi ve hukuk devleti kavramlarının anayasada yazılı ifadeler olmaktan öteye geçmemesine neden olmaktadır.
Örneğin, 28 Şubat postmodern darbesi sürecinde ortaya çıkan ve İçişleri Bakanlığı'nın 1997'de imzaladığı EMASYA (Emniyet Asayiş Yardımlaşma) protokolü, belli koşullar altında iç güvenliğe yönelik askeri operasyonların, sivil otoritelerin isteği olmaksızın düzenlenebilmesine imkân tanıyor. Protokol uyarınca ordu iç tehditlere karşı istihbarat toplayabiliyor.
1964 yapımı Stanley Kubrick başyapıtı, Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb adlı filminin başrolündeki generalin “Kimileri, generallerin diplomasiyi ve politikayı, politikacılarla diplomatlara emanet etmesini tembihledi. Ama ben bu sözü tam tersinden anlamayı tercih ediyorum: politikacı ve diplomatlar güvenilmezdir! Onlar ne anlarlar ki savaştan, krizlerden! Hangisi bizim gördüğümüz taktik eğitimini gördü? Hangisi rütbe alabilmek için bizim çektiğimiz sıkıntıları çekti?” ifadeleri ile bu uygulama ne kadar da benzeşiyor. Sonunda ne oluyor dersiniz?
Plan-r' yi hatırlarsanız; bu plan olası bir Amerika-Sovyet nükleer savaşı durumunda, Sovyetlerin Washington'daki komuta kademesini imha etmesi ihtimaline karşın, generallere nükleer silah kullanabilme inisiyatifini tanıyordu. Generalin biri de, “Bu siyasetçilere güven olmaz; en iyisi önce savaşı açıp, sonra 'avantajı kaybetmemek' amacıyla, uzlaşmalarını beklemek" diyerek, plan-r' yi ölmüşçesine uygulamaya koyuyor ve nükleer savaş başlatıyordu.
Sadece filmlerde olabilecek bu tür durumların 'belli hassasiyetleri olan' ülkelerde uygulama bulması, devlet yönetiminde hukuk dışı uygulamaların varlığını da beraberinde getirebilmektedir.
Ulusal egemenlik kuramının en ateşli yandaşlarından büyük düşünür. J.J. Rousseau (1712-1778) “çoğunluk her zaman haklıdır” formülünü ortaya atmış ve başka bir yolla yasaların yapılamayacağını ileri sürmüştür. Ancak ülkemizde bu anlayış geçerli olmamaktadır. Siyasi elitin ve gücü elinde bulunduranların “doğruluğu kendinden menkul” yaklaşım ve düşünceleri ülkeyi yönlendirmeye devam edebilmektedir. Özgürlükler, demokrasi, eşitlik, şeffaflık, sivil toplum, demokrasi kültürü gibi kavramlar sadece sözlerle ifade edilmekte, fiili olarak pek fazla uygulanamamaktadır. Sonuç olarak şu anda yürürlükte olan anayasayla, Türkiye en iyimser tahminle sinirli bir hukuk devleti durumundadır.
Hakan Uğur DEMİREL