Cihat Aşkın, Müzik İleri Araştırmalar Merkezi'nin (MİAM) kurucularından ve yöneticilerinden biri aynı zamanda İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı müdürü olarak görev yapmaktadır.
Keman sanatçısı ve müzik profesörü Cihat Aşkın ile klasik müzik, klasik müziğin Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'deki gelişimi üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.
Son dönemde klasik müzik dinci bir gazetenin provokasyonları ile gündeme gelir oldu. Klasik müziğin kilise müziği olduğu söylendi, elitlerin müziği olduğu dile getirildi. Biz de Cihat Aşkın'dan bize “işin doğrusunu” anlatmasını istedik. Türkiye'de klasik müzik konusunda neden hala gerilim yaşandığında söz, Batı kültürü ile Türkiye halkı arasında köprü işlevi göremeyeni halktan kopuk elitist aydınlara geldi.
Röportaj: Neslişah Başaran-Nimet Çakıcı
İlk sorumuz son günlerde gerçekleşen klasik müzik konserlerine dönük provokasyonlarda kullanılan bir argümanla ilgili: Klasik müzik kilise müziği midir?
Müzik aslında hayatın her alanında var olan bir olgudur. Bunu ister düğünde kullanırsınız, ister cenazede kullanırsınız, ister yemek yerken, ister dinlenirken, ister elitler için, ister geniş topluluklar için kullanabilirsiniz. İnsanların ruhi gelişimine güzellik, doğruluk, iyilik katabilen bir müzik olmasıdır önemli.
Müzik estetiğine baktığımız zaman Konfüçyüs'ten beri bu konular üzerine kafa yoran felsefeciler var. Konfüçyüs daha çok müziğin devlet yönetme kavramıyla ilgili olduğunu görmüş. Bir toplumun müziğinin nasıl olması gerektiğini belirtmiş. Daha sonra Yunan felsefecileri, Aristo en önemlisi tabii, Pisagor, müziğin matematik yöntemlerle açıklanması gerektiğini savunmuş. Hatta nasıl yedi tane nota varsa yedi tane de gezegen var o zaman, bunun eşdeğer olduğunu savunmuş. Aristo biraz daha estetik açıdan bakmış. Plato, keza estetik açıdan bakmış. Günümüze kadar müzik estetiği değişik alanlarda gelişmiş, müziği değişik anlamlarda tarif etmişler.
Tabii ki, müzik kilisede de kullanılan bir olgudur. Ama tamamen kiliseden de çıkma değildir. Eğer kiliseden çıkmış olsaydı, o zaman orta çağ zamanında halkla kilise arasında bir kavga olmazdı. Demek ki müzik her alanda kullanılan bir olgu. Tabii ki kilisenin de etkisi var, tabii ki caminin de etkisi var, tabii ki bütün bu kiliselerden önce Yahudiliğin de etkisi var. Müzik çok geniş bir olgu, bunu belli bir noktaya hapsetmek bence çok yanlış.
Peki, yine çok dillendirilen bir argümanla devam edelim: Klasik müzik elit müziği mi? Tarihe bakıldığında klasik müziğin Fransız Devrimi ile birlikte kitlelere ulaştığı, sokağa indiği, sokak konserleri verilmeye başlandığını görüyoruz mesela.
Şöyle söyleyelim, müzik zaten daha önce vardı aslında. Klasik müzikten bahsedecek olursak, Avrupa müziği diyelim ona. Avrupa müziğinde kilise ile halk arasındaki ayrım gitgide kendisini gösterirken kilisede ayrı tarz bir müzik, sokakta ayrı bir tarz müzik vardı. Bu ayrı tarz müzikler insanların günlük ihtiyaçlarını belirlemelerine yardım etti ve insanlar onları kullandılar. Mesela dans müziği olarak tabii ki müzik kullanıldı. Benim enstrümanım keman da bir dans enstrümanıdır sonuçta. Dolayısıyla, müziğin halk arasında ve elitler arasında kullanılması ayrı ayrı anlamlar ifade etti. Keman daha sonra saraya girdi, bir aristokrat enstrümanı oldu. Halk arasından çıkıp da kendisini elitler arasında kabul ettirmiş bir enstrüman oldu. Müzik de saraya girdiğinde dansla beraber girdi, daha önceleri günahtı tabii ki.
Dolayısıyla, iki kavram arasındaki fark onaltıncı, onyedinci, onsekizinci yüzyıllarda da devam etti. Mesela Johann Sebastian Bach tüm çağların en büyük bestecilerinden biri olarak kabul edilir, hem kilise müziği yazdı, hem de halk için müzik yazdı. Onun halk için müzik yazdığını gösteren en önemli örnekler danslar, yani süitler. Halk müziğinden esinlenerek yazılmış müzik parçaları. Kilise müziği de yazdı çünkü orada çalışıyordu, org çalıyordu, ekmek parası kazanıyordu. Yani bir nevi geçim sıkıntısına dayanıyor. Kendine göre uhrevi bir boyutu da vardır tabii. Dolayısıyla klasik müzik iki şekilde gelişti. Hem kilise içerisinde, hem de halk içerisinde gelişti. Tamamen kiliseye karşı olan müzikler de vardı, onun içerisinden doğmuş olan müzikler de vardı. Tıpkı her şeyde olduğu gibi.
Dediğiniz gibi Fransız Devrimi'nden sonra uluslaşma sürecinde, müzik her alana yayıldı. Çünkü çok geniş bir kitleye yayılması gerektiği sürekli pompalandı. Halkın da bunları, öğrenmesi, yaşaması gerekliliğinin olduğu bir dönem . Mesela müzik okullarından başladılar, saray müzik okulları halka açıldı. Halkın her kesiminden insanlar müziği yaşamaya, öğrenmeye başladılar. Dolayısıyla bu alanda bir eşitlenme meydana geldi.
Çok seslilik anlayışı gelişti tabii. Bu bir boyut meselesi. Diğer ülkelerde, 1800'lü yıllardan itibaren, Amerika'da gelişmeye başladı, daha sonra Rusya'da gelişmeye başladı. Uzak doğuda, Osmanlı İmparatorluğu'nda 1826'dan sonra gelişti. Dünyayı saran çokseslilik anlayışı bu din, elitizm tartışmalarının üzerinde, teknik bir boyut olarak ortaya çıktı. İnsanlar nasıl teknolojiyi kullanmaya başladılarsa, çokseslilik teknolojisi de kullanılmaya başlandı.
Çünkü müziğin doğasına bakılacak olursa aslında çok sesli, tek sesli müzik yoktur. Bir bağlamanın tellerine dokunduğunuz zaman, bir kaç tane ses vardır orada. O ilintisiz bir çoksesliliktir belki ilk anda. Asıl güzelliği burada aslında bunun, dokunulmamış bir çokseslilik oluşu. Yahut da insanlar aslında tek sesten söyleyip çoksesli yaparlar, tek sesin çoklaştırılmış şekli. Müzik, ritm ve armoni, vazgeçilmez üçlü, burada da kendini göstermiş ve çoklu yapıda, teknolojik alanda üstünlüğünü bütün dünya ülkelerine kabul ettirmiş. Ondan sonra bütün dünya ülkeleri bunu teknolojik bir devrim olarak kullanmaya başladılar, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye de dahil olmak üzere. Dolayısıyla, bunun, şuradan geldi buradan geldi diye kısır bakış açılarının yerine çok daha geniş ve bilimsel anlamda ele alınması gereken bir olgu olduğunu düşünüyorum.
Buradan Türkiye' gelirsek, Türkiye'de Türk müziği ve klasik müzik arasında bir gerilim var sanki. Bu gerilim gerçek mi yoksa yaratılan bir şey mi?
Gerçek. Gerçek olmasının sebebi de müzikte yatmıyor. Gerçek olmasının sebebi aslında, tarihe baktığımızda, biraz daha siyasi. Türkiye ya da Osmanlı İmparatorluğu, coğrafyası diyelim, tarihte daima büyük bir İmparatorluk olmanın sıkıntılarını çekmesiyle beraber onun avantajlarını da iyi kullanamamış bir ülke. Britanya İmparatorluğu'na baktığımız zaman, çok genişlemiş bir ülke ama bunun avantajlarını çok iyi kullanabilmiş. Sömürgeler kurması belki onun avantajlarını çok iyi kullanmış olduğunu gösteriyor. Bir sürü yerlerden insanları sömürerek, onların iş güçlerini olsun, başka taraflarını olsun, tamamen kendisine endeksli bir yapı haline getiriyor. Bunun karşılığında kültür ihraç ediyor, kültürünü satıyor, enjekte ediyor. İnsani boyutta baktığımız zaman bu çok çirkin bir şey.
Osmanlı İmparatorluğu'na baktığımızda bu böyle olmamış, yani sömürge şeklinde olmamış da farklı şekillerde olmuş belki. Şuraya gelmek istiyorum, bu çok kültürlü yapı ister istemez kültürler arasında bir denge meydana getirmek zorunda. Bu dengenin de seçimi bir türlü olmamış Osmanlı İmparatorluğu'nda. Çünkü coğrafi konumu itibariyle hem doğuda hem batıda yer alıyor. Türkiye'nin bugün çektiği sıkıntıların en büyük nedeni hem doğuda hem batıda olması. Biz hem doğuluyuz, hem batılıyız aslında. Bunu göremediğimiz için böyle şeyler meydana geliyor. Tükiye'nin şu andaki sorunu kimlik sorunu. Türkiye'nin her zaman zaten bir kimlik sorunu vardı. 16. yüzyıldan itibaren başlayan bir kimlik sorunu bu aslında. Yavuz Sultan Selim'in halifeliği Araplardan alıp da Osmanlı İmparatorluğu'na getirmesi de bir kimlik arayışıydı. Dedi ki ben cihan imparatoru olacağım. Fatih kendisini, Doğu Roma İmparatoru ilan etmişti. Bu siyasi bir hamleydi. Katolik dünyasıyla Ortodoks dünyası arasında bir denge teşkil etti. Ondan sonra gelenler buna bir de doğu dünyasını ekleyelim dediler. Biz iki denklemli, iki kutuplu bir ülke haline geldik: doğu ve batı. Hilafetin gelmesiyle, belki bir kaç yüzyıl sonra, doğunun medeniyeti mi, batının medeniyeti mi diye kavgalar olmaya başladı.
Müzik konusuna gelecek olursak. Muzika-i Hümayun 1826-28'de kurulduğunda, batı müziği, çoksesli müzik saraya girmeye, İtalyan ve Fransız ustalar tarafından sarayda müzikler yapılmaya başlandı. Bu çerçevede o güne kadar tamamen Mevlevi tarikatından gelmiş olan Klasik Türk müziği bestekarları, çoğunluğu diyelim, hepsi değil, Dede Efendi olsun, ondan sonra Itri vardı, kendilerini dışlanmış hissettiler. O güne kadar devletin bir numarasıydı onlar. Fakat bu teknolojik devrim geldiği zaman, mehter takımı kapanıyor, bandoyu getiriyorlar. Bir Fransız daha sonra bir İtalyan geliyor başına. Dolayısıyla bunlar geldiği zaman, ister istemez, o ikilem müzik alanına da yansımaya başladı. Sarayda biraz daha batılı hayranı bir hükümdar, dışarıda da tamamen kalk müziği ve bir yanda da sarayın elit müziği olan Klasik Türk müziği... Osmanlı Divan müziği kendisini dışlanmış hissetti.
Mesela Mevlevi tarikatından gelmiş olan müzisyenler sarayda hiç bir zaman hakimiyeti elden bırakmadılar. Farklı tarikatlardan gelmiş olan müzisyenler, mesela Bektaşi tarikatından gelenler hiç bir zaman sarayda yer edinemediler. Her zaman bir iktidar kavgası olmuştu zaten müzikte de. Siyasi iktidar tarafından da batı bandosu getirilince bu sefer denklemler çoğaldı. Halk müziği ayrı, divan müziği ayrı, batı müziği ayrı olarak çoğaldı. Çoksesli müzik kendi alanında gelişti. Sanatsal açıdan bir 100 yıl kadar çok kayda değer eser verilmedi. Gençler Paris'e gönderildi, daha sonra Viyana'ya gönderildiler. Onlar oralarda yetiştiler. Hakikaten çok önemli sayılabilecek insanlar saray çevresinde yetiştiler, tıpkı bir yüzyıl önce Rusya'da olduğu gibi. Ve bir orkestra kurdular. Hakikaten çoksesli müzik gerek operasıyla, gerek orkestralarıyla sarayda hüküm sürmeye başladı. İstanbul'un zengin konaklarında, zengin muhitlerinde rağbet edilir oldu.
İnsanlar Fransızca konuşmaya başladılar. Nasıl şimdi herkes İngilizce konuşuyorsa ve Amerikan etkisi altındaysa o zaman da Fransızca konuşarak, egemen kültürün bakış açısını kendi hayatlarına yansıtmaya çalıştılar. Batılı olmak kavramı geldi. Batılı olmak neydi? Batılı olmak, batının değerlerini alıp taklit etmekti. Kafa değişmedikten sonra Batılı olmanın bir anlamı yoktu.
1900'lerin başında güçleri ele geçiren İttihat ve Terakki'nin oluşturduğu batıcılıkta vardı. Onlar Fransa'ya göndermediler gençleri ama Almanya'ya gönderdiler, Viyana'ya gönderdiler, çünkü müttefikti. Fakat ilk defa mesela, Latin harflerinin kabulünü onlar düşündüler, 1910'larda, tesettürün kalkması falan o zaman gündeme geldi, ama olamadı tabii ki. Belki o İttihat ve Terakki fikirleri şu andaki Türkiye yapılanmasında rol oynayan önemli etkenlerden bazıları, hepsi değil ama bazıları.
Dolayısıyla, müzik alanında da bir millileştirme politikası başladı. Mesela, Muzika-i Hümayun'un başından 1908'e kadar hep yabancı, İtalyan müzisyenler vardı, bunlardan biri de en son D'Aranda Paşaydı. 1908-1909'da Mehmet Zati Arca geldi ilk defa. Miralay Mehmet Zati Arca geldi, bandonun başına geçti, her şey değişti o zaman. Kayıtlar var mesela, bandonun kayıtları. Bakıyorsunuz farklı bir ekol var, farklı bir anlayış var. Milli bir ekol oluşturma yolunda çalışmalar oldu.
Cumhuriyet'e kadar giden süreçte bunlar devam etti. Cumhuriyet'in de müziğe, kültürel aydınlanmaya ne kadar önem verdiğinin göstergesi olarak, Cumhuriyet tarihinde kurulan ikinci okuldu Muzika-i Hümayun, 1924'te. İlk önce Ziraat Mektebi kuruldu. İkincisi de Muzika-i Hümayun, 1 Mart 1924. Muzika-i Hümayun'un başına da Osman Zeki Üngör, (İstiklal Marşı'nın bestecisi olarak bilinir) geçiyor. Cumhuriyetle birlikte ne oldu? Yüzde beş yüz ivme kazandı bu aydınlanma hareketi. Fakat bu zihniyetler o zaman, kendi kültürümüzün içerisinde yetişip de, batıcılık anlamında, kendi kültürümüzü çağdaş değerlerle özümseyip halka sunma anlamında başarılı olamadılar. Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Reyler...
Cemal Reşit Rey zaten tamamen Fransız kültürüyle yetişmiş bir Osmanlı Beyefendisiydi. Tamamen bir Osmanlıcı, tamamen bir Osmanlı hayranı, bir Fransız hayranıydı ve Fransızca konuşan biriydi. Adnan Saygun biraz daha katıksız cumhuriyetçiydi. O da o esnekliğe, bakış açısına sahip olamamış. Hani “ben bucuyum” dersiniz ve onun etrafında hiç bir esneme yapmadan gidersiniz zaman zaman. Adnan Saygun da öyleydi. Atatürk'e baksanız belki, Atatürk'ün kendisi çok daha fazla esnekti ama Adnan Saygun onun kadar müzik alanında esnek değildi. Paris'e gönderildi, orada eğitildi. Klâsik Türk müziğinin veya halk müziğinin ögelerini tabii ki biliyordu fakat hiç bir zaman bunları tam olarak kullanmadı. Necil Kazım Akses derseniz o tamamen Alman ekolünden yetişti, Viyana ekolünden yetişti. Hasan Ferit Alnar, kanun çalarak geldi ve o da Viyana ekolünden yetişti. Ulvi Cemal Erkin, o da Fransa'da yetişti.
Şimdi tüm bunlara baktığımız zaman mutlaka belli bir devinim görüyorsunuz. Cumhuriyet'in verdiği siyasi kazanımlarla çok farklı işler yaptılar. Hakikaten güzel eserler verdiler, fakat bu eserler hiç bir zaman halka yayılmadı, çünkü elitistti. Elitist olmasının nedeni bu insanlar kendi kültürlerine yabancı insanlardı. Papyon takmayı ben eleştirmiyorum ama bugün halkın arasında gezdiğiniz zaman, gecekondu mahallelerine gittiğiniz zaman papyonlu insanlar oralarda gezmezler. 1920'lerde, 30'larda da öyleydi. Dolayısıyla çok büyük bir uçurum vardı halkla elitler arasında. Bu elitizmin sebebi insanların Batılı olmak istemesiydi. Halbuki biz kendimiz kalarak çağdaşlaşsaydık belki o zaman, bütün bunlar olmayacaktı, bütün bunlar yaşanmayacaktı.
Bu insanları, ben bir röportajımda da bunun için çok eleştirildim, laboratuvar müziği yapıyorlar diye nitelendirdim. Yani değerli eserler, ama siz laboratuvarda kimyasal deneyler yaparsınız, fizik formülleri bulursunuz, fiziğin ya da kimyanın kendi gelişimi açısında çok değeri olabilir bunlar ama bunu halk, bir ilaç formülü olarak ya da farklı bir alanda kullanmadıktan sonra, o zaman sadece fildişi kulesinde bir yansıma olarak kalır. Ben bunu küçümsemedim hiç bir zaman. Bu elitist bir düşünce. Sanatın sanat olarak devamı için güzel yapılmış denemeler fakat bunun halka bağının olması gerekiyor.
Teşekkür ederiz...